Bizim bahçe, Nuralibaba’ya giderken soldan sonuncu bahçedir… Çocukluğumda da öyleydi, şimdi de… Bu ay bu yol boyu gezerken, domur unu patlatıp, mavimtırak pürüzlü ince uzun yapraklarının arasından sarkan sarı iğde çiçeklerinin oluşturduğu armoniye nefis “iğde çiçeği”kokusu karışır. Ekşi yeşil çağlaların çekirdeklerinin kararmaya, tatlarının şirelenmeye başladığı, baharla yaz arası bir mevsimde, bu görüntü ve kokular burasına ayrı bir güzellik verir...
Böylesi bir güzel ortamda bu bahçelerin çocukluğumda sahibi bildiklerim ile şimdiki sahiplerini mukayese etmek geçti kafamdan… Caminin altından Nuralibaba’ya kadar sağlı sollu bütün bahçe sahiplerinin çocukluğumdaki sahiplerinin hemen hemen hepsinin değişmiş olduğunu fark ettim. Hatta bu bahçelerin sahiplerinin %80-90’ı yaşamıyor.
Yine bu güzergâhtaki bahçelerle ilgili olarak, şimdi Almanya’da olan bir arkadaşımın anlatıklarını hatırladım… İlginçti! Şimdi ikisi bir bahçe haline getirildi bu bahçenin. Bu iki bahçenin toplamı bir dönüm ancak eder. Arkadaşım şöyle demişti: “Dedemle diğer bahçenin sahibi, siyecin, iğdenin sınırın neresine dikileceği ile ilgili olarak, yani az ileri yada beri konusunda kavga ettiklerini ve birinin diğerine ğalıçla, orakla vurduğunu, sapladığını,” anlatmıştı.
Bahçenin şimdiki sahibi olarak bildiğimiz zat, iğdenin bir karış ileri yada beri dikilmesi için kavga eden zatlar yaşarken, bu iğdelerin bir dalını odun olsun diye izinsiz kesecek olsaydı, belkide şimdiki sahibine dünyayı dar ederlerdi! Oysaki bu bahçeye şimdi bakan sahış açısından dahi bu bahçe bir bahçe, bir mülk sayılamayacak denli küçük bir şey… Büyük olsa ne olur ki? Bir karış toprak için en yakınımıza orak çekeriz, sonra biz gideriz o bir karış topraksız; fakat geriye orağın yarası kalır gönlümüzde…
Köyün koca koca evlerine, konaklarına bakıyorum… Bir zaman sonra o konaklar ile o konak ve evlerde yaşayanların yerinde yeller esiyor. Ali Kızıltuğ’un deyişi ile “Misafir Odamıza Bostan Ekilir.” Yahut pörslüke dönüşür, yahut ta bir beton apartman dikilir. Bu apartmanı diken ister bir başkası istersen kan bağımız olan biri olsun. Bizim olmadığımız dünyada, ne konak, bostan, pörslük nede o apartman artık bizim yerimizdir. Toprak, yahutta nurdan geldik ve geri aslımıza döndük. Sayılırsa yerimiz madden kabristanlıkta bulunan bir tümseğin altındaki çukurdur… Manense gönüller! Belki de şairin deyişi ile; “Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş”
Bunu ben neye benzetiyorum biliyor musunuz? Çocukken kibrit kutularının kapağına, çikletlerden çıkan artist resimlerine, fincan kırıklarına… ayrı ayrı pahalar biçer, bunları elde etmek kazanmak ve biriktirmek bize büyük bir haz verirdi. Büyüklerin gözünde altın gümüş, para neyse, bizim gözümüzde de onlar o idi! Bu fincan kırıklarının bir teki için, çekinmeden arkadaşımıza orak çekebilirdik… Büyüdüğümüzde gördük ki, bunlar çocukça bir oyun, bir hayal bir aldanma ve aldatma imiş…
Kazanç nedir? Başarı nedir?... Bu birazda çocukken fincan kırıkları için kırıp döktüklerimize, heder ettiğimiz hayatımıza baktığımızda belirsizleşir. Belkide her şey bakışımızda gizli!Yemez içmez biriktiririz… İleri yaşlara vardığımızda, istediğimiz kadar yiyecek alacağımız paramız olur; fakat doktor sağlık nedeniyle yasaklamaktadır… Çeşit çeşit kıyafetler alacak duruma gelmişizdir; ama elbise üzerimizde güzel dursun diye değil de, biz elbisenin içinde güzel duralım diye elbiseye alır, giyeriz. Çünkü yaşamadığımız geçliğimizin güzelliği, geri döndürülemez şekilde gitmişti.
Sokrates’in ünlü deyişi ile “para kazanmak için sağlığımızı harcar; sonrada sağlığımız kazanmak için bütün paramızı harcamak isteriz.” Para, mal mülk ve makam kazanmak ve bunların muhafazası için, bir çok insani değeri çiğner, Tanrının zoruna gidecek şeyler yapar söyleriz; sonrada bu kırıp döktüklerimizi onarmak ve tekrar insan olmak ve tanrının gözüne hoş görünmek ve onun affına mahzar olabilmek için kurbanlar keser, çeşme, okul, hastane vb.. yaptırma ve insani değerler üzerine nutuklar çekmek ve gösteriler yapmaya koyuluruz…
Velhasıl yaşamak zor sanattır… Bütün sanatların en zoru! O halde yaşamın gizi nedir? Menzile varmak için farklı yolar vardır; fakat menzil birdir. Belkide menzil için girdiğimiz yol doğru ise, menzil yoldur. Bu hususta dünyaca ünlü iki kıssa olabilecek hikâye özetini aşağıya ekliyorum. Okumanıza ve üzerinde düşünmenize değecek iki hikâye: “Meksikalı Balıkçı” ile Paulo Coelho’nun “Simyacı” romanından özetlenen “Yaşamın Gizi “ başlıklı yazılara bir göz atın.
Meksikalı Balıkçı
Amerikalı bir zengin, iş seyahati sırasında Meksika'nın küçük bir kıyı kasabasına uğramış. Limanda gezerken, bakmış ağzına kadar balık dolu bir tekne ve içinde keyifli bir balıkçı...
"- Merhaba balıkçı" diye seslenmiş, "... bu balıkları kaç zamanda tuttun?"
"- Bir iki saatimi aldı" demiş balıkçı...
İştahlanmış bizim işadamı;
"- E, niye biraz daha kalıp daha fazla tutmadın?" diye sormuş.
"- Bu kadarı bize yetiyor da ondan" diye omuz silkmiş balıkçı.
Şaşmış balıkçının bu kanaatkarlığına işadamı; "Kalan zamanını nasıl geçiriyorsun peki" diye üstelemiş. Balıkçı, özetlemiş bir gününü:
"- Sabahları açılır, biraz balık tutarım. Sonra çocuklarımla oynarım. Öğleyin karımla biraz siesta yaparım. Akşamları amigolarla beraber gitar çalıp şarap içer, geç vakte kadar eğleniriz. Oldukça meşgul sayılırım senyor".
Gerinmiş Amerikalı:
"- Bak" demiş "... ben sana yardımcı olabilirim. Bu işe daha çok zaman ayırmalısın. Daha büyük bir tekne bulup daha çok balık tutmalısın. Oradan elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede bir balıkçı filosuna sahip olursun. Böylece, yakaladığın balığı aracılara değil, doğrudan işletme tesislerine satarsın. Hatta zamanla kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Kısa zamanda balıkçılık sektöründe bir numara olursun".
Balıkçı merakla "Bunları yapmak kaç sene alır sinyor" demiş:
"15-20 yılda halledersin" demiş Amerikalı, "Ama sonrası daha parlak: Zamanı gelince şirketini halka açarsın, hisselerini iyi paraya satarsın, kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın."
"- Milyonlar ha..." diye tekrarlamış balıkçı... "Eeee... sonra?"
"- Sonra emekli olursun. Küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin. İstersen zevk için balık tutarsın. Çocuklarınla oynar, karınla keyfince siesta yaparsın. Akşamları da arkadaşlarınla şarap içip gece yarısına kadar gitar çalarsın. Nasıl? Mükemmel değil mi?"
"-Balıkçı: "Senyör, sen gelmeden önce zaten ben aynı şeyi yapıyordum,"der.
* * *
SİMYACI"Paulo Coelho’nun Simyacı adlı kitabından"
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı...
Bulduğu hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..
Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii ki ...
Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:
-Şu karşıki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın yanıtı verebilir, demişler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş ..
Bilge "sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor" demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.
Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel ... Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin..
Adam, gözü çay kaşığında, bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış evet demiş "kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?"
Adam şaşkın...
Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki ...
Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş Bilge...
Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzelliklerle büyülenmiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü... Geri geldiğinde bilge, adama "bahçe nasıldı" diye sormuş... Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş "ama kaşıkta hiç yağ kalmamış" demiş ve eklemiş:
- Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın... Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır...
HAYATIN ANLAMI SENİN BAKIŞLARINDA GİZLİ...
***
ZITLIKLARYaygın kullanımıyla Globalleşmenin dikte ettiği durumumuza kısa bir göz atsak tespitlerimiz her halde aşağıdaki satırlarda ifade edildikleri gibi olur:
Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.
Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle yaşıyoruz.
Konforumuz arttı, ama zamanımız daraldı.
Diplomamız bol ama sağduyumuz az.
Uzmanlar arttı ama sorunlar çoğaldı.
İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.
Çok para harcıyoruz ama az gülüyoruz.
Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz.
Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz.
Çok konuşuyor ama az gönül yeriyor ve bol yalan söylüyoruz.
Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik.
Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza uğramak için karşı sokağa geçmiyoruz.
Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.
Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.
Atomu parçaladık, önyargılarımızı yıkamadık.
Çok yazıyor ama az gelişiyoruz.
Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.
Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.
Tanıdıklar çoğaldı ama dostlar eksildi.
Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.
Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.
Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik.
Ve nihayet: Hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık.
NE DERSİNİZ, ACABA TÜM BUNLARIN FARKINDA MIYIZ?
(Kaynak: Sessiz Çığlık)













0 yorum:
Yorum Gönder