9 Haziran 2010 Çarşamba

KÜRT ‘SORUNU’ AF TARTIŞMALARI VE REALİTE! /Ali Ekber PEKTAŞ

KÜRT ‘SORUNU’ AF TARTIŞMALARI VE REALİTE!


Türkiye ve Anadolu toprakları, yeniden heyecanın, barış’ın, umut’un, aşk’ın, sevgi çığlıklarının yükseldiği, sürece doğru ilerliyor. Bu süreç, 30 yıla yakın süredir devam etmekte olan haksız bir savaşın, rant paylaşımının da önemli rol oynadığı, bir süreçtir. Bu süreç, Kürt sorununun çözüme doğru yol aldığı, karanlık bir döneme tekabül eden bir sürece, nokta konması demektir.

Bu yazımla, ülkemiz Türkiye’de toplumun yaşamını ciddi derecede etkileyen bir konuyu sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Kürt sorunu, af, ve genel af tartışmaları, Türkiye toplumunun önemli bir kes mini direkt ve in direkt olarak etkilemektedir.

Kürt sorunu, Türkiye toplumunun her kesitini, bir fiil direkt olarak etkilemektedir. Genel af ise Kürt sorununu, in direkt etkileyen etmenlerden en önemlisidir. Bu nedenle Türkiye toplumu tarafından bir fiil Kürt sorunu tüm noktalarıyla açıklığa kavuşturulmalıdır. Zaten son günlerde, Kürt sorununu, ilgili, ilgisiz herkes tartışmaya başlamıştır. Ama bütün bunlara rağmen, Kürt sorununu kısaca açarak analiz’e etmede yarar var.

Kürtler, Mezopotamya'nın yerlilerinden olup, Zagros dağlarından, Toros dağlarına kadar uzanan coğrafyada yaşayan, takriben 35 milyon nüfustan oluşan, Ortadoğu’nun değişik ülkeleri tarafından parçalanmış bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Hint-Avrupa dili konuşan halklardan biridir. Kürtler, dini bakımdan çok heterojen bir halk olup aralarında birçok farklı dine mensup gruplar vardır. Kürtlerin çoğunluğu Sünni Müslüman olup İslamiyet’i kabul etmiştir. Türkiye ve İran sınırları içinde yaşayan Kürtlerin çoğunluğu Sünni, diğerleri alevidir. (İran’daki alevi Kürtlere ehl-i hak denir.). Ayrıca Şii, Yezidi, Yahudi, Zerdüşt ve Hıristiyan Kürtler de vardır.

Kürtçe, bugün Türkiye, İran, Irak, Suriye, eski Sovyetler Birliği, Lübnan gibi değişik devletlerin sınırları içinde yaşamakta olan Kürtlerce konuşulur. Kürtçe Irak'ta resmi dil olarak tanınmıştır. Kürtçe dil içerisinde, Farsça, Arapça ve Türkçe kelimeler bulunmaktadır.

‘’Kürt edebiyatı; halk edebiyatı ve yazılı edebiyat olarak ikiye ayrılır. Sözlü edebiyat, yani halk edebiyatının tarihi binlerce yıl öncesine kadar dayanıyor. Yazılı edebiyat ise bin yıl öncesine kadar dayanıyor. Hemadani Baba Tahir (935-1010), Kürt edebiyatının ilk yazılı örneğini, bin 100 yıl önce İran'da Arap alfabesiyle Kürtçe yazmıştır.’’

Kısacası Kürtler, binlerce yıldır Mezepotamya ve Anadolu torakları üzerinde ikame eden yerleşik bir topluluktur. Binlerce yıllık yaşamları sürecinde acıları, horlanmaları, küçük görülmeleri ve yok sayılmaları yüreğinde hisseden bir ulustur. Son 30 yılı ise, acıların daha da çok katlandığı, bir süreç olmuştur. Bu acıların yaşanmasında en önemeli ‘katkıyı’ 12 eylül faşist darbesinin karanlık uygulamaları sağlamıştır. Bugün hala Türkiye ve Anadolu toprakları üzerinde 12 Eylül’ün ayak izleri, “postal izleri” hissedilmektedir. 12 Eylül faşist uygulamalarından sadece Kürtler etkilenmemişlerdir. Anadolu’nun yerleşik halkları, inançları, emekçileri bu mezalimden etkilenmişlerdir. Son 30 yıla yakın bir süredir, Anadolu’nun güney doğusunda Kürtlere karşı kirli bir savaş yürütülmektedir. Bu savaş 40 bin insanı yaşamdan koparmıştır. Yaşamdan koparılan bu insanları kimlikleri ne olursa olsun, yaşamdan koparıldıkları için dahi, savaşın kirliliğini kanıtlamaya yetmektedir. Bu nedenledir ki, Türkiye ekonomisi felç olmuş ve komaya girmiştir.

Kürtler, Anadolu topraklarının üzerinde yaşayan, diliyle, kültürüyle, edebiyatıyla vb. bir farlılıktır. Bu farklılık ise, Anadolu ve ülkemiz için bir zenginliktir. Önemli olan birbirimizi, farklılığımızla kabul etmemizdir. Aksi durumda, ‘’benzeşmek, aynılaşmak’’ bir başkasını yok saymak, asimilasyondur. Asimilasyan ise ‘’insanlık suçudur.’’ Ben kişi olarak Türk ulusuna mensup bir bireyim, Kürt veya bir başka ulusa mensup, bir birey veya toplum, benimle her koşulda eşittir ve eşit olmak zorundadır.

Kürt sorununda, ‘’açılım’’ tekerlemelerinden çok, farklılıklarımızı kabullenerek bir arada yaşamayı esas almalıyız. Türkiye cumhuriyeti, artık inkärcı, asimile’ci, yok-sayan politika ve uygulamalarından vazgeçmelidir. Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Yezidi ve Anadolu Mozaik’ini oluşturan tüm halkların, özellikle azınlıkların haklarının, Anayasada garanti altına alınmalıdır. Türkiye’de yaşayan, dilini, inancını, kültürünü rahatça ifade edip, gerektiğinde başkaların’ada anlatabilme rahatlığını yaşayabilmelidir. Ancak, Kürtler ve diğer azınlıklar özgürleştiği oranda, Türkler özgürleşebilirler. ‘’Bir başkasının özgürlüğünü yok sayarak, bir ulus veya bir toplum özgür olamaz!’’

Af tartışmalar,

Türkiye2de yeni anayasanın hazırlık çalışmaları ile birlikte, ismi konmamış bir af tartışması yürütülmektedir. Konuyu irdelemek istiyorum ve önemsiyorum da. Önümüzdeki süreçte konuya ilişkin tartışmaların, af veya genel af’la ilgili olarak yoğunlaşacağından kuşkum yoktur.

Bu nedenle af tartışmaları ve af’ın yaratacağı sonuçlar, Türkiye toplumunun gündemine oturmuş ve önemli bir ilgi alanı olmuştur. Bu konuya sessiz kalmak veya konudan uzak durmak, demokrasiye inanmış bir insan olarak beni rahatsız ederdi.

Ama aşağıda değineceğim gerçeklerin altını çizmeden, af tartışmalarının yerine oturmayacağı düşüncesindeyim. Türkiye toplumunun tüm kesitleri, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Ermeni, Alevi, Sünni, işveren, işçi, memur vb. toplumun tüm katmanları; Türkiye’de refah düzeyi yüksek olan veya Gayri Safi Milli Hasıla nın (GSMH) Avrupa ülkeleri seviyesine çıkarılmasını arzulayan herkes, toplumsal konsensus sağlanarak barış ortamının yaratılması için çaba harcamak zorundadır. Bu realite olmazsa olmazlardandır. Öyleyse ülkedeki tüm, siyasal, ekonomik gelişmeler ve buna uygun yasal düzenlemeler, toplumsal konsenssusu sağlamaya ve barış ortamını oluşturmaya yönelik olmalıdır. “Barış ortamı yaratıldığında artık ülkenin bir bölümünün dağları bomba seslerinden arınacaktır. Mayın tuzakları değil, mis kokulu çiçekler dağlarımızı, yaylalarımızı süsleyecektir. Şehirlerimiz yaşanılabilir ortama kavuşacak ve artık sokaklarda paketlerden ‘’bomba’’ şüphesi duymayacağız. Sokaklarımız güvenli olacak ve otomobiller ateşe verilmeyecek. TSK mensubu aileler ‘’şehit’’ tabutlarına değil, eşlerine ve çocuklarına hasret gidermek için sarılacaklar. Dağlarda kendi inançları içinde olsa mücadele eden gençler, arkalarında gözü yaşlı anne, baba veya yakınlarını bırakmayacaklar. Ülkede ekonomik refah yükselecek, Avrupa standartlarına yakın bir konuma gelerek; en azından 485 YTL gibi komik ve bir okadarda utanç verici asgari ücretten kurtulacak, işçilerimiz. Kısacası bütün bunlar barış ortamının sağlandığında, barış ortamını takiben, zamanla yerleşecek olan Demokrasi ve Demokrasinin tüm kurumları ile Türkiye topraklarında yeşerip boy vermesi ile hayat bulacaktır. Benim ise hislerim, Türkiye halkının böyle bir kudrete sahip olduğu yönündedir. Benim inancım, halkımız hislerimi boşa çıkarmayacaktır.”

NEDEN GENEL AF?

Sevgili okuyucular, son günlerde yine, yeni anayasa hazırlıkları ile birlikte, af ile ilgili tartışmalar alevlenmeye başladı. Yukarda neden barış istediğimizi kısaca anlatmaya çalıştım. Eğer ülkemize barış gelecekse, bu bir genel af olmaksızın gerçekleşmesi imkansızdır. Demokrasi, barış, genel af Türkiye’de üçlü saç ayağıdırlar. Birinin eksikliği, sac’ın ayakta durmasını engeller. Toplumsal mutabakat ancak böyle sağlanır. Öyleyse ülkemizde demokrasinin yerleşmesi, toplumsal mutabakatın sağlanması, barış ortamının olması için, genel af olmazsa, olmazlardandır. Türkiye bir baştan bir başa cezaevine çevrilmişken, resmi verilere göre 5000’i aşkın insan dağlara çıkmışsa, bir genel af sağlanmadan, nasıl bu insanlar dağdan indirilecekler. Türkiye cumhuriyeti ceza yasalarındaki 221. maddenin kenarında dolaşmanın bir anlamı yok, çözüm kapsamlı bir af’la mümkündür.

Sadece düşüncelerinden dolayı dört duvar arasında, F tipi hücrelerde, en kötü koşullarda, yaşamlarının en verimli dönemlerini geçiren, genç ve dinamik beyinlerin nasıl toplumsal sürece katılması sağlanacaktır. Bu genç ve dinamik beyinleri cezaevlerinde F tipi hücrelerde tutmak, bu ülkenin insanlarına ve sosyal, ekonomik, teknolojik ve siyasal gelişmesini istemeyen, kısacası Türkiye’nin zifiri karanlıklar içerisinde kulaç atmasını isteyen güçlerin ekmeğine sürmektir.

Modern toplumlarda cezanın amacı suçluyu eğitip topluma yeniden kazandırmaktır. Modern toplumlarda, ceza uygulaması, “ Daha çağdaş yöntemlerle suçluyu birey olarak ele alır ve suça uygun ceza yerine, suçlunun kişiliğine uygun ceza verilir. İşlenen suçları detayları ile ortaya çıkarmak ve suçluyu bir daha suç işlememek için, yaşam biçimini değiştirmek için suçluya yardım yapmaktır.’’ İşte uluslararası hukukta ceza kısaca böyle tarif edilmektedir. Türkiye’de uygulamalar ise bunun tam aksidir. Suçluyu cezalandırmak, eğitmekten ve topluma kazandırmaktan çok, suçluyu cezalandırmada; intikam duyguları ile hareket edilmektedir... İntikam duygusu ile hareket edilince, ortaya çıkan sonuç potansiyel suçlular topluluğu ve bunu takiben yeni yeni cezaevleri inşa etmektir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin asli görevleri haline getirdiği bu yöntemi, çağdaş ve ileri toplumlarda görmek mümkün değildir. Buna ancak çağ dışı uygulamaların yaşandığı, Afrika nın feodal ülkelerinde rastlanır.

Modern ve çağdaş toplumlarda suçlular arasında ayrım yapılmaz. Hukuki yargılamalar sonucunda bir ceza uygulaması oluşmuşsa, ceza’nın uygulanmasında ayrıcalık olmaz. Ceza uygulayıcı, suçlulara eşit mesafede kalmak zorundadır. Ülkemiz Türkiye de ise, uygulamalar tam aksi yönde seyretmektedir. Suçlular arasında derin uçurumlar olan ayrımcılık yapılmaktadır. Peki, nerde kaldı adalette eşitlik duygusu? Bütün mahkeme binalarında ‘’adalet mülkün temelidir’’ yazısı yer almaktadır. Bunun yaşanan realite ile yakından uzaktan bir ilişkisi yoktur. Ama uygulamalar tam tersidir. Yani, sanki ‘mülk adaletin temeli’ gibi sonuçları görmek, bu yönlü uygulamalara sıkça rastlamak mümkündür. Kim güçlü ise ‘’adaletin ibresi’’ ondan yana dönmektedir. Bu ise hukuk devleti veya hukukun üstünlüğü söylemlerinin Türkiye de, pekte öneminin olmadığının, bunu sadece söylem düzeyinde kaldığının ve buna uygun çokça kanıtların olduğunu söyleyebiliriz.

Sevgili okuyucular, bütün bunları neden anlattım, konumuzla yani genel af’la ilgisi nedir? Devletin yetkili ağızları, boyalı basın, ekran kirliliğinden başka bir şey ifade etmeyen görsel medya, genel af ve af konusundaki çığırtkanlıkları ve ifadelerindeki genel tekrar şudur. “Vatan hain’lerini mi af edeceğiz” “şehitlerin ailelerini yaralayacak mıyız” “komünist’lerimi af edeceğiz” veya 12 Eylül Cuntasının generallerinden, Kenan Evren’in deyimi ile “asmayacakta besleyecek miyiz” bu vb. deyimleri çoğaltabiliriz. İşte anlatmak istediğim, ceza’da intikam duygusu budur. Örneğin komünizm propoğandası yasak veya ayrıcalıklı cezai gerektirirken, Komünist Partisi serbest. Bu ne nane, bu ne turşu derler. Daha doğrusu ‘’abesle iştigal etmektir’’. Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz.

Bir af veya genel af ilan edilirken suçlular arasında ayrım yapılmaz. Hırsızlar, cinayet işleyenler, mafya çeteleri, uyuşturucu tacirleri (ki Türkiye’de bunlar zaten ayrıcalıklı mahkûmlar) “kader mahkûmları” ne kadar af kapsamına alınacaksa, siyasi mahkûmlarında af veya genel af kapsamına alınması gerekmektedir. Siyasi mahkûmları af kapsamına alınmaları, hakim rantçı güçlerin bir kısmını rahatsız edecektir elbette. Siyasi mahkûmları af kapsamına almaktan kaçmak mümkün değildir. Bundan kaçmak hukuktan, adaletten, barıştan ve Demokrasiden kaçmaktır.

Olayın mağdurlarına gelince, yukarda bahsettiğim bütün konularda, suçlular kapsamında mağdurlar vardır. Böyle olmasıda doğaldır. Duygusal davranarak insanların hissiyatlarını gündeme taşıyarak, oluşturulan kamuoyu barış isteyenlere değil, savaş tam-tam’ları çalanların ekmeğine yağ sürmektedir. Eğer ülkede barış isteniyor ve toplumsal mutabakat sağlanacaksa, bu ancak bir genel af’fında gerekli olduğunu ve genel af’la gerçekleşerek olacağını görmek zorundayız. Tabiî ki hiç kimsenin amacı, cinayet işleyen ‘’katillerin’’ veya uyuşturucu tacirlerinin, çetelerin oldukları gibi, konumlarını koruyarak, salıverilip, yeni suçlar işlemelerini savunmak değildir. Zaten bu saydığım ‘’mahkûmlar’’ ceza evlerinde eğitilip, topluma kazandırılacağına, birer örgütlü çete veya suç unsurları olarak toplumun içine girmektedirler. Bu dönem-dönem hayata geçirilen af uygulamaları ile yaşandığını ve bununda gerçek olduğunu kabullenmemiz gerekiyor.

Ama bütün bunlara rağmen, genel af talebi sorgulanamaz ve ertelenemez. Burada sorgulanması gereken, toplumsal mutabakatın oluşmasını sağlayacak olan genel af talebi değildir. Cezaevlerindeki yanlış uygulamaların ta kendisidir. Cezaevlerinde mahkûmların bir bölümü, doğal insani haklarından dahi mahrum edilirken, birçokları ise ayrıcalıklı mahkûm ‘statüsünde’ gibi muameleye tabii tutulmaktadırlar. Bunların işledikleri suçlardan (yoğunlukla yüz kızartıcı) uzaklaştırılmalıdır. Bunların eğitilmesi ve topluma kazandırılması gerekirken, uygulamaların, işledikleri suçlara karşı caydırıcılık rolünden çok, yukarda aktardığım sonuçları doğurmaktadır. Bu nedenle sorgulamamız gereken, Türkiye’deki hukuk sistemidir. Yukarda da bahsettiğim gibi, mülk artık ‘’adaletin temeli’’ uygularsıdır. Tabiî ki genel olarak eğitim sistemininde sorgulanması gerekmektedir. Görsel ve yazılı basının, basın ahlakına uymayan, her türlü değeri bir meta gibi pazarlayan mantığınıda sorgulamalıyız. Toplum ahlakına uymayan, bütün değerlerimizi rencide eden olumsuzluklardan kurtulmanın yolu demokrasiyi içselleştirerek, demokratik toplum yaratmaktan geçmektedir. İşte ozaman, ne yeni-yeni cezaevleri inşa etmeye ve nede bir kaç yılda bir af veya genel af ilan etmeye gerek kalmaz.

Sevgili okuyucular iki örnekle yazımı noktalamak istiyorum.

Güney Afrika Cumhuriyetinin 12 yılı aşkın devlet başkanlığını yapan Nelson Mandella 27 yıl boyunca Klark rejimi tarafından zindanlarda tutuldu, en vahşi uygulamalara maruz kaldı “terör’üst ve hain” damgası ile Güney Afrika toplumuna manüpule etmeye çalıştılar. İngiliz emperyalistleri ve işbirlikçi uşakları Klark tarafından, Dünya kamuoyuna Mandella’yı böyle tanıttılar. Ama aynı İngiliz Emperyalizmi ve onun işbirlikçi faşist uşağı Klark rejimi, Güney Afrika halkınında baskısı ile Nelson Mandella’yı cezaevinden çıkarıp, Güney Afrika devletinin devlet başkanı olamasına göz yummakla kalmamış, Nobel barış ödülü verilmesine sessiz kalmışlardır.

Yine Filistin lideri Yaser Arafat’ı, yıllarca emperyalist güçler ‘’dünyanın en tehlikeli ve belalı terör’stü’’ olarak tanıttılar. Ama Arafat, uzun yıllar Filistin Devlet başkanlığını yaptı. Ayrıca son 100 yılın ‘’onursal’’ devlet başkanı unvanı ile uğurladılar. Cenaze törenine kapitalist sermayenin temsilcileri yoğun bir katılım sağladı ve bir çoğuda ‘’timsah’’ gözyaşları döktüler. Kısacası hiçbir şey baki ve kalıcı değildir.

Öyleyse Türkiye’nin ‘’efendisi’’ hakim güçler, uluslararası gelişmeleri iyi izlemelidirler. Toplumsal mutabakat sadece Türkiye’de yaşayan ‘ötekileştirilmiş’ ve yoksulaştırılmış emekçiler için değil, ülkede ve Dünyanın değişik ülkelerinde Türkiyeli tüm toplumsal katmanlar için gerekmektedir. Bir gün Demokrasi ve af, ülkenin ‘’efendisi’’ olduklarını iddia edenlere de ihtiyaç olabilir. Türkiye’nin ‘’efendisi’’ hakim güçler ve yöneticiler şu anda işbirliği içinde olduğu emperyalistlerin bu uygulamalarından ders çıkarırlarsa daha iyi olur.

BARIŞ HEMEN ŞİMDİ, GERÇEK BİR BARIŞ İÇİN GENEL AF!

Bütün mutluluklar ve güzel günler sizin olsun, bir başka yazımda buluşmak üzere!

Kritikleriniz için; aliekber.pektas@yoltv.eu

0 yorum:

Yorum Gönder