9 Haziran 2010 Çarşamba

ULUSLAR ARASI MALİ KRİZ, (3) /Ali Ekber Pektaş

ULUSLAR ARASI MALİ KRİZ, (3)




Sevgili okuyucular,

Yazımın bu bölümünde, uluslararası mali kriz’in pratik yaşamımızdaki etkileri, mali ve sanayi sermayesini elinde bulunduran, kapitalist burjuvaların kriz’in yükünü emekçilerin üzerine yıkarak, krizden alabildiğince az etkilenerek çıkmak istek ve çabalarını analiz etmeye çalışacağım. Bu yazımı kaleme alırken, küresel düzeydeki mali kriz’in dehada derinleşerek şiddetini artırmaktadır. Mali kriz aynı zamanda şiddetli etkisini, Real sektör dede kendini hissettirmeye başladı, Real sektörde, yani üretimde, ‘resesyon,‘ durgunluk genelde küresel düzeyde, özelde ise tek ülkelerde farklı üretim alanlarında, üretimin kısılması ve durmasına kadar varmaktadır. Bu ise yaşamını üretimle birlikte ikame eden, üretimin önemli bir bileşeni olan emekçileri kara, kara düşündürmektedir. Bu nedenle emek cephesi 2009 yılını çok zor şartlar altında geçirecek. Yeni, yeni işsizler ordusu, sokaklara bırakılacaklardır. 2009 yılında emekçiler, artık kışın daha az ısınacaklar. Daha az et yiyecekler, ( zaten yedikleri et miktarı tartışılır.) Daha küçük evlerde ve sağlıksız koşullarda oturacaklar. Daha az sinema’ya, tiyatro’ya, diğer eğlence alanlarına gidebilecekler. Sağlık hizmetlerin daha az faydalanacaklar. Emekçilerin çocukları, zaten kısıtlı olan eğitim imkânlarından biraz daha az faydalanacaklar. Vb. Bunları çoğaltabiliriz. Kısacası emekçilerin, hayatları kesintiye uğrayacak, yaşamları zehir olacaktır. Peki, tüm bu olumsuz gelişmeleri emekçiler içlerine sindirecekler mi? Mevcut küresel düzeydeki mali kriz’den, onu yaratan sonuçlardan hiç bir sorumluluğu olmayan emekçiler, neden bütün bu haksızlıklara boyun eğmek zorundadır.

Kapitalistlerin kar hırsından, sermayelerini katlama hırsından kaynaklanan, dengesiz üretimlerinin sorumlusu, neden üretim yaparken meta’larla alın terlerini birleştiren emekçiler olsun. Vahşi kapitalizm ve onun yasalarına uygun davranarak, plansız, programsız üretim yapan ve artı değer (emekçilerin alın teri) üzerindeki sömürülerin katmerleştirme çabası içerisinde olanların, burjuvaların sebep olduğu kriz’in sorumlusu emekçiler olamaz. Kriz’in faturası emekçilere çıkarılamaz.

Küresel düzeyde, ülkemiz Türkiye’de ve içinde yaşadığımız Avrupa ülkelerinde emek cephesini zorlu günler beklediğini hafızalarımıza yeterince kaydetmeliyiz. Bu zorluklar, kapitalistlerle emek cephesini birçok alanda karşı karşıya getirecektir. Emek cephesi vahşi kapitalizm ve onun saldırıları karşısında gerekli hazırlığını yapmalıdır. Demokratik mevzideki tüm mücadele alanlarında yerlerini almaya hazır olmalıdırlar. En önemliside üretimden gelen gücünü kullanma konusundaki becerisini ve ustalıklarını iyi kavramalıdır.

Bütün bunlara karşılık, kapitalizm ve onun çanagından beslenen sivil, asker, bürokrat, polis ve bilumum emniyet güçleri yine sahnede olacaklar ve üzerlerine düşen görevleri yapmaya çalışacaklar.

Bu realiteyi geçtiğimiz günlerde Yunanistan’da somut olarak emekçiler yaşamıştır. Yunanistan halkının 16 yaşında bir gencin, polis kurşunuyla öldürülmesini bahane ederek sokağa çıkıp tepki göstermesi, kapitalistlerin ezberini bozmuştur. Yunanistan halkı onurlu bir direniş sergilemiştir. Boyalı basının bütün karalama ve profakatif yayınlarına rağmen, Yunanistan halkı dik durmayı sergilemiştir. Yunanistan emekçilerinin esas tepkisi, yaşam standartlarındaki düşüş karşısındaki, gösterdikleri tepkiden başkası değildi. Yunanistan’daki tüm sermaye çevreleri, Yunanistan emekçilerinin onurlu davranışı karşısında ortak tavır sergilediler. Emek cephesi bu gelişmelerden ders çıkarması gerektiğini iyi kavramalıdır.

Özellikle ekonomik olarak geri olan ülkelerde, mali kriz’in etkisi daha yıkıcı olacaktır. Bunların başında ülkemiz Türkiye gelmektedir. Ülkemizde, kriz önemli derecede nüfus etmeye başlamıştır. Kriz’in tüm etkilerine rağmen, Türk iyedeki yöneticiler, teptir almak yerine ‘’teğet geçer’’ ‘’hamdolsun’’ ‘’kriz bize uğramaz’’ vb. Söylemlerle, dehada ileri giderek tanrıya ‘’havale’’ edip, basiretsizliklerini göstermektedirler.

Diğer yandan da yasalarda var olan demokratik hakları kısıtlayarak, polis ve güvenlik güçlerinin salahiyetlerini genişleterek, ileride gelişebilecek, eylemlerle karşı, kendilerinin olumsuzluk olarak ifade ettikleri durumlara karşı teptir olduğunu kavramak gerekir.

Kısaca bu noktaya neden değindim, bugün Küresel düzeyde tüm hızıyla devam eden mali kriz, kapitalizm tarihinde ilk değildir. Kapitalizm tarihi, irili ufaklı krizler tarihidir. Mevcut yaşanılan kriz benzeri krizler ise kapitalizm’in tarihinde çok az olanıdır. İlk olarak 1846 yılında yaşandı, kriz Fransa merkezliydi, batı Avrupacı kasıp kavurmuştur.

‘’1846-1848 durgunluğu, geniş ölçekli ilk kapitalist krizdir. 1840’lı yıllarda, demiryollarına duyulan hayranlık, şirketlerin etkinlikleri ve önemli ama riskli girişimler üzerine spekülasyonları da beraberinde getirdi. Kırsal kesimdeki kriz, kredi bulmanın güçleşmesi, büyük girişimleri doğrudan etkiledi. Demiryollarında karşılaşılan güçlükler, daha sonra ise tüm endüstrileri kapsadı. Şehirlerde işsizlik yaygınlaştı. Bu dönemde, köylerde kasabalara göre daha çok yiyecek varsa da işini kaybetmek her türlü geliri kaybetmek ve sefalet anlamına geliyordu. Yardım büroları dolup taşıyordu ve sezonluk göçler kasabalara yöneldi. Suç oranı gibi, yabancı işçilere karşı hoşgörüsüzlük de arttı. Kriz, modern imalat atölyelerini etkilerken, zanaatçılara ve dükkan sahiplerine de zarar verdi. Halk hareketinin en etkili gücü yeni kapitalizmi ve 1840’lı yıllardaki Fransız liberalizmini suçluyordu. Devrim patlak verdiği anda, ekonomik kriz zaten gerilemiş, ama sosyal düşünceler radikalleşmiş ve halk ve elit tabaka arasındaki çatımsa sertleşmişti‘‘

Diğer en önemli kapitalizm’in kriz’i 1929 yılında yaşanmıştır. Yine Amerika’da patlak veren kriz kısa sürede tüm dünyayı etkilemiştir. Kapitalizm’in merkezi olan Avrupa’yı muazzam derecede etkilemiştir. Bunların detaylarına fazla Girmek istemiyorum. Önceki bölümlerde belli oranda değinmiştim.

Ama çok önemli bir konuyu açmak istiyorum. Kapitalistler, bu krizlerden çıkış yolu olarak nelere başvurmuşlardır. Birinci krizde görüldüğü gibi, 1846 yılında başvurdukları yöntem, açlık sefalet, baskı, işkence demokrasi dışı uygulamalar, katliamlara başvurmuşlardır. Çünkü Krittelerin yani krizin sorumlusu olamayan kitlelerin ayaklanışı karşısında kapitalistlerin başvurduğu çareler vahşice saldırmaktan başkası değildir.

1929 yılındaki krizde kapitalizm’in, krizden çıkmak için emekçilere karşı uygulamaları, karşısında ayaklanan kitlelere karşı Emperyalist dönemin ürünü olan faşizm’dir. Kapitalistler 1929 krizinin sorumluluğu üstlenmek istemeyen emekçilere karşı faşizm’e başvurmuşlardır.

2. Paylaşım savaşı (dünya savaşı) arifesinde, Avrupa‘nın göbeğinde, işçi sınıfı ve ezilen halklar faşist iktidarlarla tanıştı, Fransa, İspanya, İtalya, Bulgaristan dâhil hemen hemen tüm ülkelerin ve emekçi halkların politik gündemini de ve yaşamında faşizm yer edinmiştir. Bu süreçte Uluslaşası işçi sınıfı ve onun devrimci örgütlenmelerin inde en önemli sorunu bu yeni dönemde, Emperyalist çağda Faşizme karşı tavır, alınacak önlemler konusunda yoğun çabalar içerisine girmişlerdir. Bu çabanın ürünü olarak Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi gündeme gelmiştir. Bu süreç, Anti-faşist cephe, halk cephesi, FKBC adı altında örgütlenmelere gidilmesini zorunlu kılmıştır.

FKBC‘nin en kararlı savunucularından biri Bulgaristan işçi sınıfı önderlerinden Georg Dimitrov'dur. Dimitrov kaleme aldığı FKBC adlı eserinde, Dimitrov'un, faşizm‘in tahlili, cephe örgütlenmeleri üzerine çeşitli konuşmaları ve yazılarından oluşmaktadır. Dimitrov, sade diliyle faşizmi ve faşizme karşı mücadeleyi anlatıyor.

‘‘Faşizm bir devlet biçimi olarak demokrasinin baştan sona inkârıdır. O, demokratik devlet biçiminin işlemez hale geldiği koşullarda kapitalist düzenin devamı için bütün demokratik biçimlerin inkâr edilerek devlet aygıtının baştan sona militaristleşmesi ile halk yığınlarının mücadelesinin ve onun önderlerinin açık terör ile bastırılmasıdır. Faşizm, finans kapitalin demokratik yollarla iktidarını sürdüremediği koşullardaki egemenlik biçimidir. Bu yüzden bir sınıfsal temeli vardır: Burjuvazinin ve onun egemen tabakası olan finans kapitalin açık terörcü diktatörlüğüdür.‘‘

Dünyada faşizmin ilk ortaya çıktığı ve iktidar olduğu ülke İtalya’dır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist yağmadan ‘hak ettiği’ payı alamayan, ekonomisi yıkım içinde olan, savaşta yarım milyona yakın insanın öldüğü yoksulluk içindeki İtalya’da faşizm, işçi sınıfı ve halkın mücadelesi karşısında, İtalyan sermayesinin iktidarda kalma çabalarının ürünü olarak, 1914-1915 yıllarında ilk faşist örgütlenmeler yaratılmıştır. Bu faşist örgütlenmeler savaş aleyhtarlarına karşı, terör hareketlerine girişmişlerdir. İşçi sınıfı örgütlerinin büyük prestij ve gücüne rağmen faşizm, kitle tabanı kazanmış ve 1922 yılında Duce unvanını almış, faşizm‘in kuramcısı, olarak lanse edilen Mussolini önderliğinde iktidara gelmiştir.

Almanya İtalya’nın aksine birinci Dünya Savaşından yenilgiyle çıkmış, sömürgelerini kaybetmiş, ordusu dağılmış ve büyük mali yükümlülükler altına sokulmuştur. 1919 yılında Almanya için utanç verici, ‘‘Versailles anlaşması‘‘ imzalanmıştır.

Alman faşizmi yani nasyonal sosyalizm, o yıllarda üyesi yüzü geçmeyen Nasyonal Sosyalist Parti tarafından temsil ediliyordu. İtalyan faşist Mussolini yandaşlarından etkilenen Naziler, 1921 yılında Nazi Hücum Kıtaları SA’lar kuruyorlar ve terör faaliyetlerine başlıyordu. Bu arada orduda düşük görevlerden birinde bulunan Hitler, aşırı Yahudi düşmanlığı ve ateşli söylevleri ile parti içinde giderek yükseliyor ve ‘Fuhrer’(Şef) unvanını alıyordu.

Almanya’da faşizm, Alman faşistleri öncelikle, ‘‘Versaille anlaşmasıyla‘‘ ulusal gururu ayaklar altına alınmış Alman halkının milliyetçi ön yargılarına sarılıyor ve bunları körüklüyordu. Hatta ırkçılığı son noktasına vardırıp “Bu dünyada üstün ‚Alman‘ ırktan olmayan herkes, adi bir yaratıktır” diyordu. Arien ırkının bütün kültür ve sanatın yaratıcısı olduğu, dünyanın efendisi olmaya muktedir tek ırk olduğu propagandasıyla Alman ulusunu şoven bir milliyetçiliğe kazanmaya çalışıyordu. Nasyonal Sosyalizme göre bütün ırklar ve uluslar Alman ulusunun ve Arien ırkının düşmanıdır. Almanya’da yaşayan Yahudiler bütün kötülüklerin sebebi olarak gösteriliyor ve Alman ırkçılığıyla, azgınca ve hayvanca bir Yahudi düşmanlığı da yaratılıyordu. Bütün bunlar Hitler‘in iktidarı döneminde propaganda bakanı olan sivri ‘‘zekâlı‘‘ Göbel tarafından topluma manüpule ediliyordu.

Hitler büyük kitlelerin desteğini alabilmek için tam bir ikiyüzlü politika sergilemiştir. Bir yandan iş adamları ile gizli görüşmeler yaparken diğer yandan emekçi kitlelere Nazi partisini sosyalist bir parti olarak lanse etmiştir. Nasyonal Sosyalizm ismini kullanarak açık bir anti-komünist olarak Alman işçi sınıfı ve halkının sosyalizme olan inancından yararlanmıştır.

Ülkedeki tekellerin usandırıcı egemenliği halkın buna tepkisi karşısında Nazi partisi finans kapital karşıtı bazı sloganlar ortaya atmış, her Alman vatandaşına iş ve ekmek sağlayacağını, savaş tazminatlarını ödemeyeceğini, Yahudi sermayedarlarını dize getireceğini ve ‘‘Versailles anlaşmasını‘‘ reddedeceğini ilan etmiştir. Büyük bir yalan fırtınası ve demagoji ile kapitalizm karşıtı söylemleri kullanmaktan dahi çekinmemiştir

Faşizm‘i doğru tahlil edemeyenler, onun özünü ve biçimini kavrayamayanlar, faşizme karşı mücadelede doğru politikalar üretemezler. Bunun için Georg Dimitrov Faşizme Karşı Birleşik Cephe kitabında, önce faşizmi tanımlıyor. Doğru tahlil ve tanımlamadan sonra faşizme karşı mücadeleyi ve halk cephesini bu tanımlaması üzerine oturtuyor.

Sevgili okuyucular,

Bütün bunları anlatmam ve faşizm hakkında detaylı tahlillere girmem, küresel düzeyde yaşanan kriz, kapitalistleri birçok ülkede, kriz’in yarattığı tahribatlara karşı dik duruş sergileyen emekçi yığınlara karşı, tıpkı 1929 kapitalist kriz’inde olduğu gibi birçok ülkede faşim’e başvurabilirler.

Ülkemiz Türkiye’de bu tehlikenin kapsam alanına girmektedir. Türkiye’de kriz’in etkileri 2008 yılında muazzam bir yıkım yaratmıştır. 2009 bu yıkımın dahada derinleşeceğinin gözle görülür, elle tutulur hale gelmiştir.

Bu nedenle ülkemizde, mevcut iktidar ve uygulamaları, faşizme doğru yol almaktadır. Genellikle faşizm yukardan aşağıya doğru, devlet erk’inin raptı-zapt etmesiyle uygulanmaktadır. Ama 2. Dünya savaşını arifesinde faşizm aşağıdan yukarıya doğru iktidar erk’ini gasp etmiştir. Böyle bir tehlike Türkiye’de mevcuttur. Bu ise bugün Türkiye Cumhuriyeti devletini önemli derecede kuşatan ve devlet erk’ini tüm alanlara da gasp etme çabası içerisinde olan, şeriat’çı, takunyacı kesim tarafından hayata geçirilmektedir. Bunun önemli bir tehlike olduğunu belirtmeyi yararlı görmekteyim. Dini kendine maske edinmiş, şeriat‘çı faşizm olabilir.

Diğer bir nokta ise, kitle tabanı yaratarak iktidarı gasp eden faşizm, demokrasiyi kurtarmak için kendi uygulamalarının haklı olduğunu anlata durmakta ve çeşitli yalanlarla kitleleri aldatmaya devam etmektedirler. Bu realite ise kitlelerin, halk yığınlarının, ‘demokrat olduğunu‘ iddia edenlerin aldatılması ve desteğinin sağlanmasıda için kullanılan bir fenomendir.

Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve çevresi böyle bir metodu kullandığı gerçeği, gözden kaçmamalıdır. Türkiye halkı, emekçi yığınlar, yukarda aktarmaya çalıştığım süreci yaşayabilirler. Kitleler ve emekçiler, bu sürece hazırlamalıdırlar. Demokratik mevzilerin kaybedilmesine kayıtsız kalmamalıdırlar. Sürekli olarak çıkarılan, ‘‘Terörle mücadele‘‘ adı altında gerekçeleri ileri sürülerek, yasalaştırılan anti demokratik yasalara karşı uyanık olmamalıdırlar. Bu yasaları çıkarıldığı sürelerle, Türkiye’de kriz’in aynı sürece rastladığını ve bunu bir tesadüf olmadığını unutmamalıdırlar. Yunanistan halkının onurlu davranışı, ülkemiz Türkiye’de emekçilere ve demokrasi mücadelesi veren kitlelere örnek olmalıdır.

Şerat’çı ve takunyalıların ‘demokrasi‘ gösterilerine kanmayalım!

Faşizm ve cunta özlemleri olan Ergenekoncuları iyi tanıyalım!

Ancak var olan ‘demokrasiyi‘ öyle koruyabiliriz. Özlemini duyduğumuz demokrasiyi ancak böyle yaratabiliriz.!

Bir dahaki yazıda buluşmak dileğiyle

Kritiklerini için: aliekber.pektas@yoltv

0 yorum:

Yorum Gönder