Yeni bir Dünya kurmak çok mu zor!
Sevgili okuyucular,
Ben 2010 yılından, çok umutluydum. Ben hala bu umudumu bütün sıcaklığıyla korumak istiyorum. Çünkü insanların umudu tükenirse, ‘’çaresizlik’’ başlar. Bunu hiç bir şekilde aklımdan geçirmek dahi istemiyorum. Umudumu korumak istiyorum ve sonuna kadarda koruyacağım. Bir toplumda çaresizlik başlarsa, farklı arayışlar içerisine girer. Bu ise ülkede kaos ortamını beraberinde getirir. Kaos ortamının sonucunu kestirmek ve düşünmek dahi istemiyorum.
Ama bir ülke düşünün, insanların işsizlik, yoksulluk, açlık çektiği ve yaşamalarının kendilerine zindan olduğu bir süreçten geçerlerse neler olabilir. Bu insanlar umutlarını nasıl koruyabilirler.
Bir ülke düşünün, 2 yıl içinde 2 milyona yakın çalışan emekçi sokağa bırakılsın. Ankara’nın merkezinde onlarca gün, dondurucu soğuk’a rağmen direnen, Tekel işçileri. Ve bu ülkede direndikleri için, sadece geçimlerini sağlamak için direndiklerini, işlerini kaybetmek istemediklerini haykırdıkları için ve bu ülkenin polis’leri tarafından kıyasıya coplanıyorlar. Türk polis’i hızını alamıyor'ki, birde biber gazı sıkarak işçileri fizik’en perişanlatmak için çaba harcıyor. İşte bu ülke, umutların giderek azaldığı ve ‘’çaresizliğin’’ giderek ivme kazandığı, Türkiye ve Anadolu topraklarıdır. Artık insanlarımız, devletin ve cumhuriyetin adaletine ‘’güvenmemekte’’. Kendilerince uygun buldukları, ‘’adaleti uygulamak’’ için, gerekli çabayı harcamaktadırlar. Bu ise, kaosun giderek ivme kazanmasını beraberinde getirmektedir. Sokak, kontrolsüz olarak kendi bildiğini, kendi kanunlarını ‘’uygularken’’ devletin güvenlik güçleri, bazen bu süreçte taraf olarak, bu sokak uygulamalarına eşlik etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri, sokakta hareketlenen, faşist, gerici, ırkçı güçlerin, demokrasi güçlerine karşı saldırılarında, gerici ve faşist güçlerin tarafında yer almaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri, nedendir ‘’bilinmez’’ ama kendine koltuk değneği olarak, bu gerici ve faşist güruhları seçmektedir. Bu ise, sokaktaki gerginliği giderek artırmaktadır. Sokaktaki hareketlenmeler bugün itibarı ile ekonomik hasarla atlatılmaktadır. Gergin ortamların umarım, sürekli ekonomik hasarla atlatılır. 2010 yılı sokak hareketlerinin süreklilik kazanacağı ve kontrolsüz bir görünüm arz edeceğini göstermektedir.
Bir ülke düşünün, farklı, çok kültürlülüğü, bir zenginlik olarak algılamak yerine, farklılığımızı, ‘’bölücülük’’ olarak yorumlayıp, toplumsal gerginliği tırmandıran politik yönelimde bir devlete sahip.
Bir ülke düşünün, kendi toprakları üzerinde 30 yıla yakındır, kendi insanlarına karşı kirli bir savaş yürüten, bir devlete sahip.
Bir ülke düşünün, Anadolu’nun kadim, yerleşik inançlarından, alevi inancını ve alevi toplumunu yok sayan, alevi inancının toplumsal gereksinimlerine cevap vermeyen ve ‘’yan gözle bakan’’ bir devlete sahip.
Bir ülke düşünün, farklı inançlara mensup ruhani liderlerin mülakatlarında, ‘’Türkiye’de, inançlarımızı yaşarken, kendimizi çarmığa gerilmiş gibi hissediyoruz’’ diyebilmektedirler. Bu ruhani liderlerin, bu mülakatlarından dolayı gerçektende, ‘’çarmığa germe’’ çabası, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yürütülmektedir. Bu ülkede, farklı inançların, ruhani liderlerinin, yaşamlarına dahi müsaade edilmemekte, katliamlara tabii kılınmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu katliamları açığa çıkarıp, katilleri yargılayacağına, bazen bu katilleri, ‘’koruma’’ yolunu tercih etmektedir. Bu ülkede, yaşayan tüm inanç grupları bir tek kategoriye sokularak, ‘’ülkenin yüzde doksan dokuzu Müslüman'dır’’ tekerlemesi sürekli dayatılarak işlenmektedir. Bu ise farklılıkların inkârıdır. Farklılıklara, kendilerini rahatça ifade etme imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenlerle okullarda, farklı inançlar yok sayılarak, sadece Sünni inanç değerleri eğitim olarak manipüle edilmektedir.
Bir ülke düşününki, O’ülkenin devlet erkânı, iktidar sahipleri sürekli olarak, ‘’demokratik açılım’’ dan, bahis edeceksin, bu nedenle birçok konuda, ‘’çalış taylar’’ düzenleyeceksin, ama muhataplarını ciddiye ‘’almayacaksın.’’ Bolca ‘demokratikleşme’ vaazı vereceksin, ama kendi tarihindeki, demokrasi dışı girişimlerinden ve anti demokratik uygulamalarla hesaplaşmayı gündeme getirmeyeceksin.
Bir ülke düşününki, ülkenin en ‘’güzide’’ kurumları tarikatçıların ellerinde, tarikat şehlerinin, liderlerinin hizmetine sunulmuş ve bu kurumalar, tarikatlar tarafından amaçları dışında kullanılmaktadırlar.
Bir ülke düşününki, insan yaşamının bir ‘’değeri’’ yoktur. Bursa’da maden emekçileri, göçük altında kalarak hayatlarını kaybettiler. Devlet yetkilileri tarafından sadece, ‘’timsah gözyaşları’’ dökülerek ve bir kaç kuruş kan bedeli ödenerek geçiştirilmek istenmektedir. Aslında Bursa’da yaşanan facia ilk değildir. Beklide, ‘’sonda’’ olmayacaktır. Çünkü bir ülkede devlet ve iktidar sahipleri, emekçilerinden yana, çalışanlarından yana değilde, sermaye sahiplerinin, yanında ‘’saf tutarsa’’ bu tip facia’ların engellenmesi güçleşir.
Bir ülke düşününki, devlet ve iktidar kurumları arasında, birbirlerine, ‘’güven ve itimat’’ kalmamıştır. Devletin en ‘’güzide’’ kurumları, birbirlerini, ‘’ çete ve Ergenekonculukla’’ suçlarken, bir diğeri, ‘’laik’ devleti ortadan kaldırmanın odak noktası’’ olarak suçlamamaktadır. Gerçektende, ‘’çeteler’’ toplumsal yaşamın her kesitinde kendini hissettirmeye başlamıştır. Bırakalım devlet içindeki, ‘’çeteleşmeler’’ artık mahallede, sokaklarda dahi mafyalaşma, çeteleşmeler azımsanmayacak kadardır.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen ben umutlarımı koruyorum ve korumak istiyorum. Türkiye toplumunda benim kadar ihtiyacı var. Umutlarını korumaya ve yeşertmeye. Ama bir gerçeğin altınıda kalın çizgilerle çizmeliyiz. Türkiye toplumunun iradesi, ‘’sabır taşı’’ değildir. Türkiye toplumuna sürekli, ‘’sabır’’ önermek, aslında devleti yönetenlerin kendilerini tatmin etmekten başka bir şey ifade etmez! Kısacası, ‘’sabır taşı’’da, çatlar. Bir gün!
Barışın, sevginin, aşkın, tahammülün, paylaşmanın, karşılıklı mutabakatın, toplumu zinde tutan dinamikler olduğunu içselleştirmeliyiz. Bu güzellikleri içselleştirmek ise, refah düzeyi toplumlarda ete kemiğe bürünmektedir. Bu ise, refah düzeyi yüksek bir toplumsal sürecinde, yaratılması ile mümkündür. Bu gerçeklik, demokratik ve iradesi bağımsız, ekonomisi bağımsız bir ülke yaratmakla mümkündür. Yolsuzluk, mafyalaşma, çeteleşme ve yoksullaşmaya karşı mücadeleyle mümkündür.
Devlet kurumları arasında çatışmalar ve gerçekler!
Devlet kurumları arasındaki çatışmalar, giderek ivmekazanmaktadır. Devlet kurumları arasındaki çatışmalar bir gerçeğinde, su yüzüne çıkmasını sağlamaktadır. Kurumların giderek çürümüşlüğünü ve ‘’çivisinin çıktığının’’ bir göstergesidir. Bu çatışmalarda her türlü ilişkilere başvurulmaktadır. Kirlenmiş ilişkilerini kapatmak için, ‘’devlet sırrı’’ açıklanmaz, zırhına sığınmaktadırlar. Nedir bu ‘’devlet sırrı’’?
Tabi ki bir devletin kendini korumak için bazı zırhları kullanması kadar normal bir şey olamaz. Bir devletin kendine özgü birçok sırları olacaktır. Bu sırları kamuoyu ile paylaşmamasıda doğal karşılanmalıdır. Bu Türkiye cumhuriyeti devleti içinde geçerlidir.
Ama bir gerçek var ki, Türkiye cumhuriyeti devleti ve devlet erkini elinde tutan, oligarşi ve yöneticileri, ‘’devlet sırrı’’ adı altında kendi kendi kirli ilişkilerini gizlemeyi anlamaktadırlar. Düşünün, bir ülkede devlet, kendi silahlı kuvvetlerinin, generallerini, subaylarını, ‘’suikast’’ yoluyla ortadan kaldırıyor, ortaya çıkınca, ‘’devlet sırrı’’ olarak vaka kapatılmaktadır. Bir ülkede, birileri halkın iradesiyle TBMM’e, gönderdiği milletvekillerini katledilmekte ve altından devlet kurumları çıkınca, ‘’devlet sırrı’’ olarak örtbas edilmektedir. Bir ülkede, 17 bin ‘’faili meçhul’’ cinayetler işleniyor, bunun arkasında devlete ait kurumlar çıkıyor, ‘’devlet sırrı’’ olduğu gerekçesiyle, cinayetler aydınlatılamıyor. Askeri ihalelerde, ‘’yolsuzluklar’’ ayyuka çıkmış, milyon dolar’larla ifade ediliyor, ‘’devlet sırrı’’ gerekçesiyle, vurgunlara devam ediyorlar. Birçok suikast ve katliamların arkasında ordu malı silahlar, yani TSK envanterinde bulanan silahlar çıkıyor arkasın devlet sırrı gerekçesiyle örtbas etmektedirler. Ülkenin önde gelen aydınları ve gazetecileri katliamlara maruz kalıyorlar, devlet sırrı olarak tarihin tozlu sayfalarında ve raflarında kalmaya mahkûm edilip, aydınlatılmaktan kaçınılmaktadır. Devlet sırırını çoğaltmak ve topluma dayatılarak manipüle etmek Türkiye cumhuriyeti devletinin geleneksel politikası haline gelmiştir.
Devletin ‘’güzide kurumları’’ efsanesi ve realite!
Türkiye’de topluma manipüle edilen çok ciddi sorunlardan bir taneside, devletin ‘’güzide kurumları’’ efsanesidir. Türk silahlı kuvvetleriyle ilgili ne zaman bir tartışma kamuoyuna yansısa, ‘’TSK ülkenin en güzide kurumudur’’ aman ha, tartışmalar ‘’TSK’ı yıpratır’’ tartışmaları kapatalım mantığı hâsıl olmaktadır. Düşününki, ülkede birçok olumsuzluğun altından TSK’ne mensup subaylar çıkmaktadır. Ama ‘’güzide kurum’’ olduğu gerekçesiyle, bütün dokunulmazlık zırhları harekete geçmektedir.
Gazetecilerle ilgili ‘’andıçlar’’ hazırlanmakta, bu hazırlıkların altından TSK’a mensup subaylar çıkmakta, ama hala ‘’güzide kurum’’ olma özelliğini korumakta!
Her şeyden önce güzide kurum ne demektir. Güzide, ‘’seçme, seçilmiş, seçkin, beğenilen’’ anlamında kullanılır. Peki, öyleyse ülkemizde sadece, neden TSK ‘’güzide kurumdur’’. Ülkemizin diğer kurumları, neden seçkin ve beğenilen kurumlar değiller. Bir kurumun seçkin, beğenilen seçme kurumlarının hangileri olduğuna kimler karar vermektedir. Karar verenlerin değer yargıları neye göre oluşmaktadır. Bu ve buna benze soruları bolca sormak ve cevaplarını aramak gerçekten önemlidir.
Simdi soralım? TBMM ülkenin güzide kurumu değimli? Ülkenin eğitim kurumları, güzide değimli? Ülkenin sağlık kurumları güzide değildi? Ülkenin trafik kurumları güzide değimli? Ülkenin yargı kurumları güzide değimli? Ülkenin emniyet güçleri, kurumları güzide değiller mi? Sendikalar, sivil toplum örgütleri, politik partileri, spor kulüpleri vb. kurumlar neden güzide kurumlar değiller? Kimler nasıl karar verecekler bu kurumların güzide ‘’olup olmadığına’’ neyi ölçü alacaklar.
Bence saydığım tüm kurumlar hiç şüphesiz seçkin, seçme, beğenilmiş seçilmiş kurumlardır. Bütün bu kurumlarda, insan yaşamının bir parçası olması dolayısıyla olumsuzlukların yaşanması doğaldır. Kulağı duyan, gözü gören, eğer ‘’fikir fukarası’’ değillerse olumsuzluklar karşısında tepkilerini koyar ve gerekli hassasiyetlerini gösterirler. Eğer bu kurumlar, kendi seçkin, seçme, beğenilen konumlarına ‘’helal’’ getirirlerse, bu kurumlara karşı toplumun gerekli duyarlılığı yaratılmalıdır. Bu kurumların kritiğe edilmesinin önüne set geçirilmemelidir.
Sağlık ve eğitim kurumları gerçektende ülkenin en güzide kurumudur. Ama sağlık ve eğitimde skandal olduğunda, toplumsal tepkiler nasıl oluşuyorsa, Türk silahlı kuvvetlerinin, TSK’ dada skandallar yaşandığında toplumsal tepkilerin önüne geçilerek, manipüle edilerek, ‘’TSK güzide kurumdur’’ ‘’yıpratmayalım’’ türü açıklamalar, aslında efsaneden ibarettir. Kurumlar arasında ayırım olmaz, kurumlar içinde olumsuzlukla mücadele esas alınmalıdır.
Gelelim TSK’, ülkenin ‘’en güzide kurumu’’ ama bu ülkede 3 kez darbe yapmış, bir Okadar’da darbe ‘’girişiminde bulunmuş’’ son iki darbede, ülkede taş üzerinde taş koymamış ve ülkeyi harabeye çevirmiştir. 12 Eylül darbesini yapan komuta kademesi, başını çeken cuntacı çeteler, Amerikalıların, ‘’bizim çocuklar darbe yaptılar’’ diyerek uluslar arası kamuoyuna açıklananlar değilmi. Peki, bu güzide kurumda neler oluyor, neler ‘dönüyor’ hiç düşünüldü'mü. 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte ülkedeki tüm seçkin, seçmen, beğenilir kurumları ortadan kaldırmıştır. 12 Eylül askeri darbe yasalarıyla birlikte, Türkiye’deki birçok saygın kurum ayaklar altına almıştır. Toplumun bu kurumlara olan güvenleri erozyona uğramıştır. Ülkenin uluslar arasındaki itibarını zedelemiştir. Bütün bunların birinci derecede sorumlusu TSK’dir. Son günlerde kamuoyundaki tartışmalardan yola çıktığımızda, Türkiye’deki birçok olumsuzluğun ve yolsuzlukların altında TSK emarelerinin çıkması tesadüfü değildir. Türkiye’de kurumlar içinde en fazla kirli olan kurum Türk silahlı kuvvetleridir. Zaten bütün koparılan ‘’fırtınalar’’ manipüle edilmeye çalışılan tüm ‘’efsaneler’’ TSK’nin kirliliğini temizlemeye yöneliktir. Ama gözüken O ki, temizlemek pek O kadarda kolay olmayacak, fazlaca zaman dilimini kapsayacaktır. Bu temizlik sürecine tüm toplumsal katmanlar katılmalıdır. Sadece kirlenme TSK’de değildir. Türkiye’de birçok kurum kirlenmiştir. Bu kurumların kirlilikten arınması mevcut düzen sahiplerinin çabalarıyla olmaz. Onlar sadece kendi aralarındaki ‘’it dalaşı’’ uğraşından fazlasını yapamazlar.
Türkiye’de, emekçiler aleviler, Kürtler, demokrasi güçleri ve mevcut sistemden rahatsız olan tüm kesitlerin, demokrasi mücadelesinde yoğunlaşarak mümkün olabilir. Aksi durumda, ‘’it dalaşına’’ girmiş ve ülkedeki ganimetleri ‘’paylaşmakla’’ uğraşanlardan beklenmemelidir.
Bu nedenle diyorum ki, Türkiye halkının gücü her şeye muktedirdir. Yeterki, doğru bir önderlikle, iyi bir organize ile demokratik mevzilerin ve kazanımların korunarak genişletilip, iktidar hedefine yönelmelerini sağlanarak, harekete geçsinler.
İktidar pek uzakta değil, sadece iktidarı almaya hedeflenelim!
Bir dahaki yazımda buluşmak dileğiyle, yaşam arzuladığınız gibi olsun!
aliekber.pektas@yol.eu
Ocak 2010










0 yorum:
Yorum Gönder